‘Dilimiz’in şu son zamanlarda, gerek bazı cihetleri ile gerek temeli ile muhtelif münevverimize ve muhitlerde göze çarpacak bir alaka uyandırmış olduğu, gündelik gazetelerde, bazı mecmualarda neşredilen makalelerde, mütalaalardan anlaşılmaktadır. Bu mesele, herkesin bildiği veya öğrenmiş olduğu vecihle ne bu günlerin ve ne de bu yılların meselesidir. Bu şimdi hayli uzaklaşmış bir maziden yuvarlanıp gelen, muhtelif emel ve vesileler ile, şu veya bu şekilde tazelenen, hatta ilmî ve gayriilmî, birkaç şehir gazetelerinde bir tarihçe teşkil edecek tarzda münakaşa ve mübahaselere sebebiyet veren eski bir meseledir, bugün, bir bakıma mesele, mahiyet ve esas itibarıyla eskilerinden pek farklı görülemezse de uyandırdığı alakanın genişliği noktasından farklıdır; eskiden, ‘lisan meselesi’ ortaya çıkınca, ileriye lisancı, Türkçü geçinen bazı kimseler atılır, bunların karşısına da dilde, Avrupa dillerine nasip olmayan bir mükemmeliyet gören muharrirler, edipler çıkar; her iki taraf arasında anlaşmak imkanı da bulunmaz, nihayet münakaşa tavsardı; âlimler, mütefenninler, her halde ilmî bir mevkii olduğuna kani olanlar ise bu bahse ehemmiyet vermezler, pek yüksekten bakarlardı. Onlar için ortada tetkik ve münakaşaya değer bir mesele yoktu. Bugün ise iş böyle değil. Şimdi, şu zamanda âlimlerimiz, ilmî mevkii olan kimseler de muhtelif tarz ve derecede bu meseleye alaka göstermektedirler; hatta geçenlerde gazetelerde okuduğuma göre Halk Fırkasının pırogramında bile yer tutuyor, milletvekillerinin ‘dilimiz’in ıslahı ve ‘dil birliğini’ böylece bir umde yapmaları ehemmiyetli tutulacak bir iştir. Bu hareket de çok yolunda ve yerindedir; çünkü: varlığımızın devamı, bekası noktasından dilimize her yüzden ehemmiyet vermemiz, onu ‘işletme’miz, dil birliğini temin etmemiz bir vecibedir; hayati ve içtimai bir ihtiyaçtır; yani ‘düşünce, duygu’ birliği mesut bir millî varlık, ‘ideal’in en esaslı bir unsuru bir lazımesidir; bu da millî idealimizin altında ayrı bir ideal addolunabilir; yerine kullanılmamış addedilmezse bu bir ‘lisan mefkuresi’ oluyor!
Bu kadar ehemmiyetli bir alet ve vasıta ve bu kadar yüksek bir vazifesi olan dilimizde bazı edipler, âlimler, lisancılar bir hayli kusurlar, eksiklikler, bozukluklar görüyorlar. Dilimizin tanzim ve ıslahı için bazıları ilmî heyetlere hatta akademilerin kurulmasına kadar lüzum gösteriyorlar. Onlar için: bilmem nasılsa çığırından çıkmış, sapmış gitmiş veya düzenini kaybetmiş dilimizi, yola getirecek ancak resmî heyetlerdir!
Gerek dilimizde görülen noksanlarda yahut bunun edebî ve ilmî ihtiyaca göre olmamasında ve gerek bunların giderilerek ıslahında fikirler ve mütalaalarda büyük ihtilaflar, hatta tezatlar görülmektedir. Bunlara merak sardırıp da takip eden; bu gibi meseleler ile ayrıca uğraşmağa vakti olmayan kimseler tabiatıyla bunlardan hangisinin doğru olduğunu tayin işinde tereddütlere düşecektir. Mesela pek kıymetli bir alimimiz, bazı içtimai fikir ve mülahazalara istinaden tekamülünde devam eden dilimiz için şimdilik yapılacak bir şey olmadığını söyler, öteden diğer bir lisancı da bir sıra makaleler ile ‘dil’de behemehal bir inkılap yapılmasında bayağı ayak direr ise kim olur ise olsun bu iki zıt müddea karşısında şaşalayarak; ne hükmetmek lazım geldiğini bir türlü kestiremeyecektir; halbuki dilimiz hakkındaki bu kanaatler, bütün söylenenler bu iki örnek iddiaya inhısar etmiyor, bunların arasında sıralanıp duran daha niceleri var. Öyle ki bunlar bayağı tasnif bile edilir, faraza sahipleri; inkılapçı, tekamülcü, muhafazakar, tasfiyeci ilh… addolunabilir.
Ancak bu tasnif doğru olur mu? Bence ‘gerçek’e pek de tekabül etmeyeceği için indî bir şey olur? ‘Dil’ meselesinde muhafazakarlığın veya ‘teceddütperverlik’in manası ne olacak? Bununla beraber ortada mühim ‘görüş’ ve ‘düşünüş’ farkları var; dediğim tarzda tasnife yeltenmekten ise bu farkları ileri getirebilen sebepleri araştırmak, düşünmek daha doğru bir hareket olmuş olur. Zaten ortaya konduğunu söylediğim düşünceler bu işte az ve çok bir fikir veriyorlar, bunları veya bunların mühimlerini işaret etmek, bu mühim meselenin bu yüzden de aydınlaşması namına faydasız olmaz zannederim.
- ‘Dil’ meselesine dair; herhangi bir fikir ve maksat sevkiyle yazanlar, kimi ‘dil’ ve kimi ‘lisan’ kelimelerini kullanıyorlar. ‘Dil’ dediklerine göre, bunu mesela Fıransızca language veya langue sözlerinden hangisine mukabil tutuyorlar? Yalnız birisine mi veya her ikisine de mi? Faraza Fıransızca olan bu kelimelere değil de Almanca sprache olsun? O halde ‘lisan’ bunlardan hangisine tekabül ediyor? Bunlar müradif iseler manaca farkları neden ibaret oluyor? Ecnebi dillerindeki tariflere baş vurmayarak ‘dil’ kelimesi zihnimizde ne gibi bir fikir uyandırdığını yazanlarımız bilmem göz önüne almış mı? Bu sözlerin şu veya bu manada kullanılması, düşünün farkında yapacağı tesiri ne kadar az olsa da gözden kaçırmamak lazımdır.
- ‘Dilimiz’ dendiği zaman bundan konuştuğumuz Türkçe anlaşıldığı gibi yazı dili de anlaşılır? ‘Lisanımız’ deyince de daha ziyade yazı dilini anlamak ihtimali vardır. ‘Konuşma dili’ ile İstanbulluların konuşması anlaşıldığı gibi halkın konuştuğu, her gün evde, sokakta işittiğimiz ‘dil’ de anlaşılır? Yahut bütün bu konuşmaların üstünde tecdiden düşünülen bir dil veya bir ‘ideal dil’ de olabilir. Birisinin ‘konuşma dili’ terkibiyle esnafın, köylünün veya bu gibilerin konuşamasını anlaması veya dili müşahhas ve nefsani yüzünden göz önüne alması ‘konuşma veya yazı dili’ meselelerinde kendisini hakikate aykırı düşünce ve telakkilere sevk edebilir.
‘Yazı dili’ne gelince: bununla konuşulan dilin, pek tabii olarak yazılmış şeklini anlayacaklar bulunduğu gibi malumumuz olan yabancı kaideler ile karışık dili anlayanlar da vardır; bu sonrakiler her halde büyük bir yekun tutabilir. - ‘Yazı dili’ sözleriyle hatıra yazı, imla, sarf ilh. meseleleri gelebilir; bunlarda da bilindiği vecihle düşünüşler ne kadar farklıdır?
- ‘Yazı dili’ ile ‘edebî dil’ arasındaki münasebetin nevi ve derecesi hakkında görüşlerde bir farkın bulunacağı kabul olunabilir; sonra ‘edebî dil’ ile ‘edebiyat dili’ aynı veya farklı görülmek de melhuzdur.
- ‘Millî birlik’e hizmet edecek yahut herkesin düşünüş, duyuş, isteyişinde benzerlikler temin edecek dilin ne ve hangisi idiğinde ve ne ve nasıl olması lazım geldiğinde düşüncelerde uyuşmak da kolay değildir. Mesela şimdiki vaziyetimize göre bir takımımız için bu ‘konuşma dili’ ve bunun yazılmış şeklidir. Diğer bir takımımız için sadeleşmekte olan ‘lisan-ı tahrir’dir veyahut da ‘edebî dil’dir.
- ‘Dil’in ilerlemesi, inkişaf ve tekamülü hakkındaki bilgiler, düşüncelerde tereddüt etmeyerek büyük farklar bulunacağını kabul edebiliriz.
- ‘Dil’ bir müessese olarak diğer müesseseler ile veya içtimai hayat ve içtimai, zekai tekamül ile münasebetine dair ilmî düşüncelerde bir tecanüs bulunacağına güç ihtimal verilir.
- Bizzat müessese, milliyet, millet, terakki, inkılap, asrileşme ilh fikirlerinde de kim bilir ne kadar derin ihtilaflar vardır.
- Medeniyet telakkisinde olduğu kadar medeniyet ile dilin ve yazının mütekabil tesirlerinden nevi ve derecesi hakkında, bunları takdir ve bu hususta kullanılacak ölçü ve usulde yine büyük farklar bulunabilir.
- Dilin ferdî ve içtimai hayatta vazifesi ve bunun mükemmeliyeti ve mükemmeliyetsizliği hakkında takdirler, hükümler herkeste az çok başkadır.
Mesela dilimiz bir kısmı için pek mükemmel bir dildir. Diğer bir kısım için hiçbir işe yaramaz bir dildir. Yahut: dilimiz tekemmüle pek müstaittir. Ancak imlası tanzim, lugâtça noksanlığı giderilir, ıstılah menşeleri yoluna konursa bundan daha mükemmel bir dil olamaz; yahut ecnebi kelime ve kaidelerden tasfiye edilmek bir sarfı ve bir lügât kitabı yapılmak şartıyla işe yarar bir dil sayılır. Yahut bu Arap yazısıyla dilimizde hiçbir ıstılah yapmak imkanı yoktur, Latin harflerini kabul sayesinde dilimiz millî ve medeni ve mükemmel bir dil olur.
Dilimizin mükemmeliyeti veya ıslahı hakkındaki düşünceler şüphesiz bunlardan ibaret değildir, ben yalnız başlıcalarını göz önüne koyuyorum. - Bazıları dilde güzellik kıymetini ve bazıları da yararlığını göz önünde bulundurabilir.
- Dil meselesini sırf içtimai bir mesele telakki edenler bulunduğu gibi bunu ‘ruhi-içtimai’ ve ‘lisani-içtimai’ ‘bedii-lisani’ veya ‘lisani’ ve ‘terbiyevi-siyasi’ bir mesele olarak düşünenler de vardır. O halde dilimize dair yazı yazanlar içtimaiyatçı, ruhiyatçı, bediiyatçı, terbiyeci, halkçı ve bir siyaset adamı olabilir, bunların yalnız biri olmaz da birkaçını da bir araya toplayabilir.
Şu suretle mesele ilmî olduğu gibi bir sanat meselesi de olur.
Son şeklinde dilin daha müfit ve daha güzel bir hale gelmesi demek oluyor. - Lisan bahsine karışanların düşünüş ve görüşlerinde garip görülmez ise şehirlerin de bana bir tesiri var gibi geliyor. Mesela İstanbul ve İzmir ‘dilimiz’i muhtelif safhalarında görmüşler, İstanbul daha ziyade güzellik, İzmir daha ziyade fayda cihetini iltizam etmiş, hemen bütün münakaşalarda bu görüşler hakim olmuştur.
- Dil meselesinde şark ve garp kültürlerinin veya mazi ile halin muhtelif tesirlerini de kaydetmelidir.
- Avrupa lisanlarına ve edebiyatına, şark lehçelerine ve edebiyatına vukuf derecesinin de düşünüüşlerde bir tesiri bulunacaktır.
Dilimiz hakkında ileri sürülen fikirlerde görülen ihtilaf veya tezatları meydana getiren sebepler şu gelişi güzel saydıklarımdan ibaret olamaz. Kim bilir, şunu yazar iken her nasılsa hatıra gelmeyen daha ne mühimleri vardır, bunlar belki daha usuli bir surette tasnif de olunabilir.
Bunlardan başka aklın evsafını, bazı içtimai hisleri yahut bazı emelleri, kuvve-i hayaliyenin ‘ütopi’ler yaratacak tesirini, hulasa ‘sübjektif’ halleri, ve icabatı da pek gözden kaçırmamak münasiptir.
İşte bütün bunlar öyle birbirine katılıp karışınca dil meselesinde herkesin kendisine göre bir görüşü, kanaati olması tabii bir hadise oluyor, bunların arasındaki farkların tezat derecesine çıkması da yine tabiidir. Bununla beraber bu düşünceler arasında bir benzerlik, bir tecanüs, emellerde bir birlik katiyen yok mudur? Katiyen yoktur da denemez, aralarında nispi bir tecanüs mevcut olanlar vardır zannındayım. Fakat ihtilaf ve farklılık ciheti daha galip, buna da şu yakın zamanlarda ortaya konduğunu söylediğim fikirler güzel bir delil teşkil ederler. Bunlardan mesela Hayat mecmuasının akademi hakkında yüksek ilim adamlarından yaptığı anket münasebetiyle dile temas eden cevaplar şöyle bir gözden geçirilecek olur ise aralarında büyük telakki farkları olduğuna, düzcesi her münevver kafadan bir ses çıktığına kolayca hükmedilir.
Bu büyük zatların büyük kısmı için dil meselesi ya bir ilmî veya edebî bir lisan meselesidir, başlıca kusurlar, ilmî ıstılahların kifayetsizliği, anarşisi, binnetice ilimdeki anarşi veya edebî dilde abukluk sapukluk, serbazlık veya serkeşliğin arması gibi şeyler.
Bu mesele hakkında müderrislerimizden birinin aynen söylediklerini de şuraya nakledeyim: “Türkçemizin haddizatında zengin Arap ve Fürs hazine-i lügâtından iktibas ettiği cevahir-i kelimat ile şu halde hakikate rub-ı meskunun en güzel ve şirin ve aynı zamanda en nazik nükteleri bile ifadeye en müsait bir lisan olduğu (…) ancak şu son zamanlarda resm-i imla noktainazarından arz ettiği tezepzüpten tahlis ve her nedense elfaz-ı samianüvazına tercih ve bunların yerine ikame olunan samiahıraş kelimat-ı ecnebiyeden tasfiye ve tathiri meselesi artık ığmaz ve ihmale gayri mütehammil bir meseledir!”
İşte bu yolda mutalaalar da var.
Bütün o mütalaaları velev hulasaten buraya nakle ne lüzum ve ne de mana var, bunlar ile maksat anlaşılır!
Başka bir gazetede de ilmî mevkii olan bir zat şekliyata ait meseleleri içtimai kanunlarla halletmek usulünü tavsiye ediyor. Bunlardan icap eder ise mufassalca bahsederim. Biraz yukarıda söylediğim cevapların arasında güzel ve doğru mütalaalar ve temenniler bulunduğunu da ilave edeyim. Fakat bunlar yine ‘edebî ve ilmî’ lisan meselesi dahilindedir.
Bence veya anlayabildiğime göre bugünkü dil meselesi—İzmir’de eskiden de olduğu gibi—doğrudan doğruya ilmî ve edebî bir lisan meselesi olmaktan ziyade içtimai, düşünce ve emellerde birliği temin edebilecek umumi ve millî bir dil meselesidir. Edebî ve ilmî lisanarın da bu kadro dahilinde şüphesiz büyük bir ehemmiyeti vardır fakat diğeri bunlara mantıkan takaddüm eder. Vazifesi böyle olan bir dilin evsafının neden ibaret olabileceğini tayin hususu da büyük bir güçlük vermez, diyelim ki mesele böyledir. Tabii bunun zımnında savtiyat, sarf, lügât, imla, yazı gibi daha bu gayeye göre tetkik edilecek meseleler, yapılacak işler var. Bunları kim yapacak ve kim yapmağa salahiyetdardır. Bu bana taalluk eder bir mesele değil.
Zannediyorum ki dil meselesini bugün bu tarzda düşünmek çok muvafıktır.
Bununla beraber benim bu türlü düşünüşüm herkesin de benim gibi düşünmesini icap etmez, gerek mahdut gerek geniş bir surette her münevver kimsenin bu bahse dair kendine göre bir mütalaası, bir kanaati olacaktır, ancak bu mütalaalar, bu gibi meseleler ile iştigali kendisine meslek ittihaz etmiş olan zatlar tarafından ortaya konulursa mühim addolunabilir. Çünkü bu gibi zatların yazılarından istifade etmek pek tabiidir. Bununla beraber, dil hakkında tetebbu ve bilgilerine rağmen evvelce arz ettiğim sebepler ile bu meselenin ehemmiyeti göz önüne alınmazsa doğru veya yanlış esaslara istinat etmesi ve bu yanlış yolları takiple istenilmeyen bir neticeye varması pek mümkündür.
Bunun için lisancı tanınan zatların yazılarını gözden geçirmek daha münasiptir zannederim.
Gelecek makale veya makaleleri bu cihete hasretmek isterim.
Mehmet Necip1
Fikirler’in 15 Kanunuevvel 1927 tarihli 12nci sayısında görülmüştür.
Bir yanıt yazın